hikayesiz hikayeler fabrikası

farkında mısınız? ille de otantik olacağım düşüncesiyle vintage mintage takılmaya çalışan ama bunun için AVMlerin kapısından ayrılmayan bir nesil yetişiyor. bu grup, kapitalizmin sunduğu tek tip yaşama biçiminden sıkılmış bir şekilde maziye nostaljik ve romantik bir bağ kurmaya çalışırken, esasen bunu yine kapitalizmin kalelerine birer tuğla daha ekleyerek yapıyor. „eşyam eski ve hikayeli görünsün ama sıfır olsun, hikayesi benle başlasın“ – böylesi çelişkili bir talebe hangi eşya tabiatıyla ne kadar olumlu mukabele edebilir ki?

(Kendime to do: Georg Simmel, „die Philosophie der Mode“.)

 

falling adream

1.

Güne
kendi rüyasında kaybolmuş
ve realiteye dönemeyen
bir Alice gibi uyandım

Harikasız bir diyarın
weit und breit
tek ağacının altına oturup
gölgesinin sınırlarını
aramaktan korktum

Saymaktan aciz olduğum
üstüme gelen
ve benden kaçan
sonsuza yakın parçalara
bölünmüş ruhumun
hengamesinde noktasız
ve istikametsizce
dolaştım

(Orange Blossom: Cheft El Khof)

Bütün boşluklara içimizden
düşeriz
öyle değil mi..

(Orange Blossom: Souffrance)

Kraft.

dün öğle vakti -berlini altüst ettikten sonra- zonklayan bir kafa ile evime doğru yol alıyordum ki, kanımın epey kaynadığı ve samimiyetine güvendiğim bir komşumuzla karşılaştım. (geçen yıl sütlaç ile doldurup verdiği tası hâla bizde, bak aklıma geldi şimdi. evet, en iyisi mi mahremiyetini korumak amacıyla herhangi bir özelliğini belirtmeden ve önyargılara yol açmadan „sütlaçcı abla“ ismini vereyim ben ona. siz de bundan sonraki „to be continued“ yazılarımda kimden bahsettiğimi anlayın.)

„nasılsın?“ soruma hayat hikayesinin son üç yılının özeti ile cevap verdi: yirmili yaşlarında olan kızından, ona „musallat“ olan çocuktan, kızının ve ailesinin ondan „kurtulma“ çabalarından, bu sıkıntının kendisinde yani sütlaçcı ablada oluşturduğu yorgunluktan bahsetti. biraz hayret (bütün bunlar az ilerideki evde oluyordu’nun hayreti) biraz da umutla (dünyada hala aşk var’ın umudu) dinledim anlattıklarını. bir kez daha aşkın ve karasevdanın gücünü idrak etmeye çalıştım. insanın, tüm gerçekleri karşısına alarak ve bütün bir toplumun (sütlaçcı abla hikayemizde maşuk kız dahil!) şiddete varacak derecede olan yargılamalarına ve ayıplamalarına rağmen gecenin bir vakti bir tabanca ile (!) o bir kapıya dayanması.. akıl-almaz boyutta bir kuvvet olmalıydı bu! hatta içimden, Hegel’e atfen „nasıl bir Spiel der Kräfte’dir bu!?“ demiş olabilirim. ve sütlaçcı ablam sayesinde bundan bir kaç gün önce akşam vakti sokağımızda yankılanan polis arabalarının ve siren seslerinin perde arkasını öğrenmiş bulundum. bir de, bu çok enteresan, konuyu dönüp dolaştırıp kendi maşuğuna getirdi sütlaçcı abla: Hz. Hüseyin’i anarken akıttığı yaşları görünce „yazıklar olsun la bana!“ demekten alıkoyamadım kendimi. hemen peşinden, ayrılırken, „kafanı ütüledim“ ifadesi için kullandığı yine içinde „kafa“ kelimesi geçen epey argo bir cümle kurdu. fakat bunu yaparken bile o kadar iyiniyetliydi ki, gülmemek elde değildi.

şimdi bunları yazarken, aslında şunu düşünüyorum: sokağımızda (belki şu anda da?) ölüm pahasına da olsa aşkı elden bırakmayan bir genç dolaşıyor. kelimenin tam anlamıyla gönlü ve eli tetikte. ve bunu yaparken, yani ölüm ve aşk arasında bocalarken (yoksa ölüm ve aşk ile bocalarken mi demeliydim?)  hem herkese nasip olmayan bir nimete gark olmuş durumda hem de kimsenin tahayyül bile edemeyeceği acıların merkezinde durmakta..

belki dua ederseniz, belki dua edersek, hayra ve güzelliğe doğru seyir alabilir bu hikaye..

(bir de sanki İris Murdoch’un bu ölüm-aşk ikilemine dair söylediği bir sözü vardı, vakti zamanında okuyupta önemli bulduğum. hatırlayamadım şimdi)

ve bütün bunlar insanca. pek insanca..

 

Vielheit der Namen

„Lassen Sie sich nicht beirren durch die Oberfläche; in den Tiefen wird alles Gesetz. Und die das Geheimnis falsch und schlecht leben (und es sind sehr viele), verlieren es nur für sich selbst und geben es doch weiter wie einen verschlossenen Brief, ohne es zu wissen. Und werden Sie nicht irre an der Vielheit der Namen und an der Kompliziertheit der Fälle.“

Rilke

kalanlar sağolsun

„üçüncü sayfa haberleri“ diyorlar onların kaderlerine.
örneğin bir cinayet. aşk kaynaklı. „karı-kız meselesi“ne indirgenen gerçek insanların yaşanmış hikayeleri.
bir de öz evladı tarafından öldürülen anne veya babalar oluyor.. beni en çok üzen ölümün bu yüzü herhalde..

sonra düşündüm de.. ölüm hangi şekliyle gelirse gelsin, daima ortak bir noktası var: içimizden geliyor.

katilini doğuran anne ile kalp krizi geçiren kadının hikayesi elbette ki trajedi perspektifinden bakıldığında farklı boyutlara denk gelir. fakat esasında, her ne olursa olsun, ölüm içimizde barınır ve bir gün içimizden bizi vurur. içimizde yer edinmiş, biz olan, parçamız olan, etimiz kanımız olan, çalışmayı terk eden organ da,
içimizden dünyaya attığımız gönlümüzden ve bağrımızdan kopardığımız evladımızın eli de bir yerde birleşmekte ve aynı işlevi görmekte.

bak ne garip, sevgili okur, „ölümü içimizde barındırdığımız sürece bize uğramıyor. ne zaman ki onu dışa vurma zamanımız geliyor, elimizden bırakıyoruz, işte o zaman bize uğruyor ve bizi bizden alıyor.“

yani: ölüm-lü olduğumuz sürece ölüm-süz-üz, ve ölüm-süz kaldığımız andan itibaren ölüm-leşiyoruz.

yani: içinde sakladığın canın ve hayatın bir diğer adıdır ölüm.

(Mülk suresinin ikinci ayetini hatırladım şimdi, ayette „ölüm“ün „hayat“tan evvel zikredilmesi çok mantıklı geldi birden.. sevgili okur, cahil olmasak güzel varlıklarız aslında.)