halleşmek yahut silik süreklilik

Kendileriyle halleşebileceğim insanlarım çok.
Belki de bu yüzden halden hale giriyorum.

Hayır, „çok dostum var höhöhö“ edasıyla söylenmiş, gayesi hava atmak olan bir şey değildi bu. Hepimizin çevresi ve arkadaş bildikleri var, ve biliyoruz ki, en vefalı arkadaşlıklar günahları ortak olan insanlarda bulunur. Garip ama gerçek: Günah ve suç birleştiriyor (bkz. mafya ve türevleri). (Bir de yarası ve derdi ortak olanlar var, da, oraya hiç girmeyelim.)

Kaldı ki, geniş bir kitleye ah! pardon! çevreye sahip olmak bir insanın kalitesini göstermez bize. Karun’un da çevresi boldu, bol keseden atıyordu. Kime? Kendince Musa’ya. Musa’nın o anki bıyık altı gülüşlerini merak ettim şimdi bak. Bir de: „Harun, gel şu kendini bilmeze bişey de, mühim işlerim var benim.“ (Buradan bir Bro-edebiyatı devşirilebilir)

Ne diyorduk? Heh, halleşmek. (Tut bunu aklında)

Annem & kardeşim Türkiyeye gittiğinden beri hayat daha yavaş akıyor sanki.. Çamaşırlar daha yavaş birikiyor, bulaşıklar daha geç kirleniyor. Ve: İş çıkartanım yok, bkz. „Bugün perdeleri yıkayalım, bana yardım et“. Bütün bunlar bir film şeridi gibi.. diyeceğim de, tam olarak öyle de değil, sanki daha çok bir fotoğraf albümü gibi, ama hareket edebilen, konuşabilen fotoğraflardan oluşan.. önümden geçti; az önce, çamaşır makinesini boşaltırken. Ve şu cümleyi fısıldadı içimden bir ses, ânın ve gecenin sessizliğini sineme çektirirken: „Şu an paralel bir evrende Alter Ego’m şu pencereden sarkık bir şekilde gecenin karasevdasına doğru bir sigara tüttürüyor.“ Efkarlanmak çok kolay, arkadaşlar. Efkarlanırken fikirlenmek ise çok zor..

„Beni buradan çıkarın!“ diyen birine cevap verememek acayip bir duygu, „gel!“ diyene „geliyorum“ diyememek. Hayır, kastım çamaşır makinesinin dibinde garip kalan ve diğer hemcinsleri gibi kaybolmaya yüztutan emektar gri çorap değil. Kastım, kardeşim. Karın-daşım, yani: kendisine -benim için bir zamanların yurdu olan- annemin karnını boşalttığım insan.

Size umuttan söz etmek istiyorum, arkadaşlar. Efkarın pençesine düşme riskinden, fazla şişirilen ve patlamaklı balonlardan, şimdiye dek bahsi geçmeyen küflenmiş ekmekten, buğdaysız yaptığım ayran çorbadan, tadı annemin elleri olmayan.

Allah, âlem, insan.

Etrafımdaki insanlar ile bu kadar halleşmemeliydim belki de..

Kendileriyle halleşebileceğim insanlarım çok.
Belki de bu yüzden halden hale giriyorum ve
..işin içinden çıkamıyorum.

(Sil bunu aklından)

elliott_erwitt_new_york_city_1238_671.jpg w=500

Foto: Elliot Erwitt

Werden yahut aynaların gölgesinde Trost spenden

1.

„Şair olunmaz, şair doğulur.“

„İnsan doğulmaz, insan olunur“

(to be or to become – this is the question)

2.

Aynı çay -içilebilirliğini yitirmeden- gün içinde kaç defa ısıtılabilir?i test ediyorum şu an. Saymayı bıraktım.

Neden bilmiyorum, dün gece uyumadan önce „bir nesne olmam gerekseydi, ya kalem, ya kitap ya da ayna olurdum herhalde“ dedim. Belki de en çok aynadan taraf oldu bu absürd seçimim: Ayna olarak kitaba ve kaleme de dönüşebilmek için. Resim olarak olsa da..

Seri suskunluklarımı ve kimi zaman bağrımda depreşen hüznümü sosyal ortamlara girince profesyonele yakın bir şekilde örtmeyi öğrendiğim gün, „bilgeliği kaşık ile yediğimi“ düşünmeye başladım (bkz. „die Weisheit mit Löffeln essen“). Bütün bunlar da koca bir vehmin izdüşümü, biliyorum..

İtiraf ediyorum: Okunmamak için okuyorum. Takip ettiğim satırlar ise bana sesleniyor fakat benimle konuşamıyor. Dilleri var, orta yere bırakılmış. Benimse tutsak bir alemde köşedeki herhangi bir barut fıçısı olmak kadar potansiyel bir varlık alanım var. Parmak uçlarıma basarak ilerlemek istiyorum, usulca ve incitmeden, bu mekan içindeki noktamı tökezleye tökezleye değiştirirken. Bir aynanın öte tarafında olmak gibi herşey. Görünmeden iradesizce görmek zorunda kalmak gibi.

„İch hinke etwas nach..“

İmgeler imdadıma yetişiyor. Belki de Hüsn-ü Aşk’taki Suhan. Ve belki de bütün bunlar.. (kesik cümle)

3.

Guy de Maupassant’un „yatak“ adlı bir öyküsü vardı. Bak, nesne olsaydım, yatak olmak istemezdim mesela. Belki örtü. (Ondan da çok emin değilim.) Eşyalaşmak, değilse maddeleşmek de dünyaya dahil, değil mi?

Hayatın dünya ile sınırlı olmayışı büyük teselli.
Ve teselli
benim işim.

(- You mean it’s your job?
– Hayır hayır, iş yani amel!)

(ve çay soğudu)

werner bischof

Foto: Werner Bischof

kelimeler

Sevgili okur,

seni bir melankoli nöbetine şahit kılmak değil niyetim. Ve sana, kendimden dahi sakınarak biriktirdiğim yaralarımı ve acılarımı sunacak değilim. Bazı iz bırakan yaşanmışlıkları, ense kökümden çıkıp boğazıma yerleşen bir sızlanışın yutkunmaz parçasına da dönüştürmeyeceğim. Hayır, bunu yapmayacağım. Yahut bir kendi-kabuğunda-kendine-acıyan bir zavallının kibirli ve narsist seanslarında da kaybolmayacağım. Çünkü: ben’liğime sığınmayacağım. Bunun için dünya çok alçak, Allah çok kerim.

(Bazen ne yapacağımı çok iyi bilmesem de,
ne yapmak istemediğimi çok iyi bilebiliyorum.)

Sevgili okur,

kelimeler arıyorum. Bir takım sureti-meçhul hislere ve düşüncelere sınır koymak için. Meydanı onlara bırakmamak için belki de..

Farkında mısın? Tarifi imkansız ne çok şey var bu dünyada, özellikle insana dair. Biliyorsun değil mi? Her beşer kendi biricikliğinin mucizevi yükünü taşımakla yükümlü. Ve kimse başka bir kimsenin yerine bu emaneti yüklenemiyor. İnsan olma sorumluluğumuz ve bize verilen kulluk emanetimiz – aynı topraklı dünyada birlikte yahut karşılıklı yürüsekte, biliyoruz ki, herkes kendi mahşerine hazırlanıyor, her birimiz kendi kıyametine yaklaşıyor. Ve ben bütün bu „yalnızlık-lı yorumlara açık“ gerçekler karşısında dehşete düşüyorum bazen. Ümitsizliğe fırsat vermeyi istemeden. Çünkü ismim gibi de biliyorum – ki ismim abdullah – yalnızlık hissi en büyük yanılgı. Allah, kendisine secde etmeyen şeytanın ismini bile kitabında zikredecek kadar cömert iken, onu dahi yok saymazken, biz kulların hayatın acı-lı kısımlarında kendimizi Allah’ın hatrında kabul etmeyişimiz (bkz. „Allah dualarımı neden kabul etmiyor?“) belki de en büyük cehaletimiz. Bizi severek muhatap alan bir Yaradana yüzümüzü bilinçle çevirebilmemizi istiyorum.

Kelimeler kullandım şimdi. Biliyorum, şifa olmadılar. Biliyorum, burası imtihan dünyası. Biliyorum, sabır sınanmalarımız ve rıza lokmalarımız var. Ve biliyorum, herşey fani.. Ve kimi zaman hiç bilmiyorum, neyin hakkımızda hayırlı olduğunu.

Bazen kendimi Hızır’a tepki gösteren Musa gibi hissetsem de..

(bazen kelimeler yetmiyor)

…güveniyorum Hızır’ın Rabbine.

Peki ya sen?

Malcolm_X_-_mosque (2)

peki, sizlik.

„Sana sarılayım, öylece git!“ diyorum anneme, bana göre gayet sakin bir sesle, ayrılığımızı trajediye bağlamadan. „Amcan burada, olmaz“ diyor annem. Peki diyorum o an, hem anneme, hem de ömrümün belli bir deminde dış dünyamdaki normlar ile bağdaştıramadığım doğu geleneklerimize. Ve belki de bir nevi kültürel köklerime. Başka çare yok: sesimle ve sözümle sarılıyorum..

„Uğurlamak ne güzel bir kelime değil mi? Uğur-lamak“ demişti güzel dostum Hasret bir keresinde. Her uğulayışımda ve uğurlar-dileyişimde, (bkz. „Alles Gute!“) hatrıma düşüyor arkadaşımın bu tesbiti.

Okul yolunu tutuyorum. „Devamsızlıktan sınıfta kalmak gibi bir lüksün yok“ diyor içimden otoriter bir ses. Boyun eğiyorum bu sese. Peki diyorum yine.

Berlinin havası şu aralar epey kararsız: Terleyerek bindiğim metrodan yarım saat sonra çıktığımda soğuk havanın etkisiyle üşümeye başlıyorum. Lilli ile karşılaşıyoruz, aynı ekmekten yiyoruz, elinde ise akıllı olmayan bir telefon. Dünyayı gezmiş görmüş, şu an ikinci üniversitesini okuyan bir avrupalı olarak whatsapp’e ihtiyaç duymuyor anlaşılan. „Bir SMS atıp döneceğim sana“ diyor. Yine peki diyorum. Hem Lilli’ye hem de teknolojinin hayatımızdaki o şüpheli yerine.

Metroda-okunmakla-yetinilmiş olan metnimi çıkarıyorum. Husserl ile Scheler arasındaki görüş farkını açıklıyor hoca. Hoca ile öğretmen arasındaki irfan farkını düşünüyorum ben. Hayvan ile insan arasındaki ruh farknını anlamaya çalışıyor aynı odada oturan birbirinden farklı yirmi küsür insan. Düşünürken kaşlarını çatıyor bir alman kız. Bir aktrise benzetiyorum onu o an, ismini hatırlayamadan.

Sonra, başımın ağrıdığını, kalbimin yorulduğunu fark ediyorum ve bütün farklılıklar ve farklar bu farkındalığa kurban gidiyor.. Konsantre olamıyorum.

Eve dönüyorum. (Ev, dönülmek için vardır. Dönmeyenin evi olmaz.) Sürü halinde başka öğrenciler ile. Aynılaşarak. Kimisi bilgi talebinde, kimisi kariyer avcısı olan. Yahut: kimimiz (kendimi niçin dışlıyorsam artık). Sürünün hangi parçası olduğumu sorguluyorum.

(Edith Piaf söylesin, La foule desin.)

Bir akordeoncu çalıyor sağımda. İstasyon duvarına yaslanarak çaldığı parçayı yolluyor bize. Muhtemelen keşfedilmenin umuduyla.Ve merdivenlere doğru ilerlerken sol elimle eşlik ediyorum müziğin oynak ve neşeli ritmine. Dalgınlığımı kısmen terkedip bir bakış atıyorum ona, yüzünü seçebilmek istiyorum: Şapkalı, sarışın, otuzlu yaşlarda, bir taburenin üstüne oturmuş genç bir adam, belki rus, belki çek, ellerinde enstrümanı, önünde para bekleyen bir tas. Bakıyor o da bana. Gülümseyecek gibi oluyorum, sonra nedense çekiniyorum, başımı çeviriyorum. „Bi saniye. Neden ki?! Neden gülümsemekten korktum ki?“ diye soruyorum kendi kendime, basamakları çıkarken. Ve anlıyorum ki: Üstümde bozuk para yok.

„Peki“ diyorum yine, „onu da erteleyelim..“

(Edith Piaf söylesin, L’accordéoniste desin.)

Eve geliyorum. Zile basamıyorum. Çünkü evde kimse yok ve inler, cinler, periler, melekler bana kapıyı açmak uğruna beşerleşmeyi göze alamıyor ve maddeleşmeye tenezzül etmiyor. Peki diyorum, anahtarı çevirirken, yalnızlığa ve annesiz bir eve. Karanlık bir ev ve garip bir suskunluk karşılıyor beni. Çantamı ve ceketimi bir köşeye bırakıyorum, sıkılıyorum. Sonra Saatleri Ayarlama Ensitüsünün ilk paragraflarını anımsıyorum, ve bir süre sonra kendimi annemin terliklerini ararken yakalıyorum.. Buluyor ve giyiyorum, annemin kızı olarak, babamın yolunu gözetleyerek.

Terliklere bakıyorum. „Peki“ demiyorum bu sefer. Sadece susuyorum. Bütün pekilerin ve hayırların ötesinde susuyorum.

(Edith Piaf söylesin, Mon Dieu desin.)

– E hani trajediye bağlamayacaktık, Edith?

edith-piaf

gracias zorluklar gracias

içimize akan
gözyaşlarımızı ve hüznümüzü
öfkemizi ve savaşımızı
kahrımızı ve korkumuzu
kelimelerle dışımıza kusuyoruz bazen

bazen
bertaraf edilemeyen bir takım şeyler
bizi şerr (gibi görünen) bir tarafgirliğe zorlayınca
zorumuza gidiyor hayat ve hayattakiler
Wegesgabelung
vergebens
Zeit Lebens

Lebenszeit
Weg
geben
zeitlos

bazen
teşekkür etmeyi hatırlatmalı insan kendine
dünya-zamanını şükürsüzlükle ziyan etmemek adına
„Gott sei Dank“

Mercedes Sosa söylesin, Gracias a La Vida desin.

mesafe üzerine düşünceler

„Menschenaffe“ (maskulin)

(
– Mensch (alm.) = insan
– Affe (alm.) = maymun
Menschenaffe = insan maymunu, yani:  görsellik ve kognitif beceriler bağlamında insana „en yakın“ maymun türleri, şempanze ve goril gibi.
)

Derste bu kelimeyi hocanın ağzından duyduğumda aklımdan şunlar geçti: Darvinizm o kadar başarılı ki, insanın maymun ile akrabalığı zihinlerde o kadar sıkı-fıkı-laştırıldı ki, almancada „Menschenaffe“ diye bir kavram dahi üretilebildi ve bu mamül toplumda geniş çevrelerce kabul gördü.

Sonra, çok değil, bundan elli sene evvel, beyaz adamın siyah adamı maymunlarla aynı biyolojik kategoriye ittiğini ve bu yüzden esareti, gayri-insani muamelenin her türlüsünü ona müstehak gördüğünü hatırladım.

İmdi:
Galiba maymunu insana yaklaştırmakla
insanı maymuna yaklaştırmak
mümkün oldu.

Anlatabiliyor muyum?

Nesneyi özneleştirmekle
özne de nesneleşmiş olur.

Yaklaşırsan, sadece yaklaşmış olmazsın.
Yaklaşmak aynı zamanda yaklaştığın şeyi kendine doğru yaklaştırmak demek.

Hamiş: Neye ve kime yaklaştığını ve yaklaştırıldığını bil. Zira kiminle ve ne ile ne kadar özdeşleştiğini bilmeli insan, eğer insan olmak ve kalmak istiyorsa..

an be an tufan

“En eskiyi şimdide bulma umudu, hayvan doğasının -insana rağmen değilse bile- insandan gördüğü kötülüğe rağmen varkalabileceği ve daha iyi bir türün, sonunda yaşamın vaadini yerine getiren bir türün doğumuna yol açabileceği umudunun da ifadesidir. Hayvanat bahçeleri de aynı umuttan kaynaklanır. Nuh’un gemisi düzenine göre kurulmuşlardır, çünkü ortaya çıkışından beri burjuva sınıfı tufanı beklemektedir.”

– Adorno / Minima Moralia

kültür endüstrisi, adorno yahut bir cadı nasıl olunmazın sihirsiz karşılaşması

„Merhaba, cadı!“ dedim
Amerikadan ithal cadılar-bayramında
Made in Bangladesh cadı kıyafetini giyinmiş
bir muhtemelen-nikahsız-dünyaya-gelmiş şirin alman çocuğuna.

Perplex! Bir bakış.
Çünkü cadı değildi, masum bir çocuktu, büyüsüz ve niyetsiz
dünyaya temas etmeyi öğrenmekte zorlanan bir ten taşıyıcı,
o teni sarıp sarmalayan
biçilmiş ve dikilmiş endüstriyel kumaşın kültürel kimliğine
benden daha yabancı
çağrımdaki ismi ve hitabı kabullenemeyecek kadar.

Başını çevirdi ve baktı
çünkü cadılanmıştı
şaşırdı ve suskunlaştı
çünkü rüyanın biteceğini o da bildi

ve büyüdüğünde
eğer hatırlarsa bu bir saniyelik bakışmamızı
şöyle diyecek sevdiğine:
biliyormusun,
ben ben değilim.