kaptanım nerde?

insan hayatının devreleri vardır.

bu devreler kabul edilen yaşantı biçimi, mentalite, inanç, ayrıca hastalık ve irsi olan herşey, yahut etrafımızda cereyan eden olaylar, çevre, kültür vs. vs. gibi faktörlerin bir araya gelmesiyle oluşur. her devrenin merkezinde bir kavram olur. öyle ki bu kavramlara göre şekil alır hayatımız ve devreleri. kimi insanda bu bir süre yahut hep adalettir, bir başkası için davadır, bir diğeri ise aşkı koymuştur merkezine. kimi insan ise daha daha farklı şeyleri koymuş olabilir. her ne ise, istisnası yoktur: birşeyler uğruna yaşar her birimiz. bilinçli yahut bilinçsiz.. merkezdeki kavram değişse de, merkezin kendisi yok olmaz. çünkü merkezsiz hayat olmaz.

mesela merhamet güzel bir merkezdir. şükür de. (öte yandan: insanoğlu çok çok çok merhametli olabilir, fakat sonsuz merhameti varmış gibi davranması ise kibirden olabilir mi?) ve aslına bakarsanız: biraz da hayat gemimizin rotasını kendisine teslim ettiğimiz, kendisine güvendiğimiz kaptana benzer bu merkeze konan kavramlar. derya deniz bu dünyada kaptanın bizi doğru limanlara ulaştıracağına inanırız.

ve kendimize dair/ mazimize dair yaşadığımız hayal kırıklıkları bununla ilgilidir: „tee allam, meğer hayatımın merkezine neyi koymuşum?!“ deriz. bir başkasını severken yahut ondan nefret ederken de buna dikkat ederiz.

cem karaca söylesin, yorgunum desin..

Advertisements

der Anfang vom Ende

„Birşeyi sonlandırmak zordur“ cümlesi hem doğrudur hem yanlıştır.

Şöyle ki, ’son‘ denen o fenomen tek noktadan ibaret bir zaman anı değildir. Aksine, sanıldığından daha geniştir ’son‘. Daha enli, daha uzundur; kendi içinde yine başı, sonu ve ortası olan bir süreçtir. (Kıyamet kavramı gibi. Kıyamet dünyanın sonudur, ama merhaleleri vardır.) Bu durumda, bana sorarsanız, birşeyi sonlandırmak değil, o şeyin sonuna başlamak çok zordur. Son bir bütün olarak, alınan  kararın işlediği o geniş zaman dilimi ise, sonun başı kararın alındığı ana tekabül eder. Peki ya sonun sonu? Sanırım o da, sonun başında alınan kararın kısmen kaybolduğu, yani tarihe karıştığı andır. Artık o karar hem vardır hem de yoktur, tıpkı  tarih kitabındaki olaylar gibi, tıpkı maziden kalan resimler gibi..

ev ve define

kriz anları korkunçtur. kriz anları korkunçtur çünkü sadece öyle anlarımızda neyin bize ait olduğunu ve neyin bize yabancı olduğunu anlamamız mümkündür. diyeceksiniz ki „iyi de bunun neresi korkunç? ne güzel işte, alemdeki bir hakikati öğrenmiş oluyoruz, kendimize dair bilgi dağarcığımız genişliyor.“ ama öyle değil. yani o kadar basit değil.. bilgi iki taraflı bir madalyon gibidir, can kurtarabilir. ama can yakıcı bir tarafı da vardır.

kriz anlarımızda bize ait olduğunu düşündüğümüz şeylerin gerçekte bize yabancı olduğunun bilincine varma ihtimalimiz yüksektir. bu bilinç ise, varlığına inandığımız şeylerin birer ilüzyondan ibaret olduğunu ifşa eder. ve var olmayan birşeye inandığını fark etmek, aldandığını hissetmek, inanmaktan vazgeçmek zorunda kalmak insana çok ağır gelir. kriz anları korkunçtur çünkü yılların emeğini bir anda sıfırlayabilir. uğrunda yaşandığımız değerleri bir defada yerle bir edebilir. güvendiğimiz dağlara ilelebet kar yağdırabilir. bu riske girmek ağır yüktür. fakat risksiz yaşam da aldanıştır.

ve insanlar ikiye ayrılır:
1. kendisine ait olanı tanımak uğruna krizi göze alanlar. hüzünlüdürler. altında define olduğunu öğrenince, kendi elleriyle inşa ettiği ve ömrünü geçirdiği evini yıkmak zorunda kalan kişinin hüznüdür bu. defineyi bulmuştur ve evini kaybetmiştir. ya define yeni bir evin inşasını karşılamazsa? ya yeni bir evin inşaasına kadar evsizlikten dolayı kurda kuşa yem olursa? evi yoktur, definesi vardır.
2. ilüzyonun çıplaklığından korktukları için krizden uzak duranlar. hüzünlüdürler. evini yıkmayı göze alamayan ve bundan dolayı evin altındaki defineye dair söylentilere kulak tıkayan (fakat aynı zamanda da meraktan çatlayan!) kişinin hüznüdür bu. bir eve sahiptir ve defineye asla sahip olamayacaktır. definenin evi yıkmaya değer olup olmadığını ise asla öğrenemeyecektir. daha güzel bir evde yaşama şansının ne kadar yüksek olup olmadığını da asla bilmeyecektir. definesi yoktur, evi vardır.

o halde, insan hüzünsüzlüğü seçemeyen varlıktır. ancak hüznün çeşidini kendi belirler.

çünkü her insan altında definesi olan bir evde yaşar…

100 % sınırı

sevgili okur,

her insan sadece ve tamtamına 100 % var olabilir. sadece diyorum çünkü bazen bu 100 % yetmeyebiliyor: bizden 101 % ve daha fazla varolma performansı bekleyen insanlar ve durumlar ile karşılaşabiliyoruz. (hatta: hep başkaları mı kötü canım? hiç şüphesiz bizler de kimi zaman karşımızdakinden gereğinden fazla varoluş bekliyoruzdur. ne kötü.) bu tür durumlarda matematiksel fıtratımıza güven, 100 % den daha fazlasını var olmaya/ var etmeye çalışma. sözgelimi sen canhiraş ödev yazarken kardeşin cansıkıntısından mütevellit sohbet amaçlı odana geliyorsa onu odandan kov gitsin! yarın işin bittiğinde gönlünü almanın bir yolunu bulursun. bugün burada var ol, yarın orada var olursun. yahut: işin başından aşkınsa ya işin gerekliliğini sorgula, ya da facebooktan „bizi unuttun mu kız?“ sitemlerine hiç aldırma. işin cidden gerekliyse, sen arkadaşını ihmal etmiyorsundur, o senden 105 % varoluş bekliyordur. (bir de facebook gıcık birşey mi ne. herkes her an ilgi istiyor. 100 % lük varoluşumuzu orada görmek istiyor. oysa biz insanız kardeşim! dünyaya sonsuz ilgi dağıtmaya gelmedik. 100 % var olmaya geldik, dünyada. facebookta değil. dünya fb den ibaret değil ya.)

hadi bir de kapanış duamız olsun: Allahım, beni ve bizi gereğinden fazla varoluş isteyenlerden eyleme. kendimizden ve başkalarından olan beklentilerimizin gerçek sınırlarını bize bildir. Amin.

olmayanların izi

1.

kişiliğimin sadece pozitif değil, aynı şekilde negatif olarak da şekillendiğini fark ettiğim gün, onu karşıma alıp şöyle uzunca inceledim: girdiğim ortamlar beni ne kadar etkilediyse, girmediğim ortamlar da beni o kadar şekillendirmişti. sadece tanıştığım insanlar değil, tanışmadıklarımın da izi vardı benliğim üzerinde. sırf yaşadığım hayat biçimi değil, yaşamadığım (reddettiğim yahut yaşayamadığım) hayat tarzı da beni ben yapmıştı. hem boyun eğdiğim normlar hayatıma yön vermişti, hem de hayatıma hiç girmeyen değer yargıları. velhasıl: bizler sadece yaptıklarımızdan ve olduklarımızdan ibaret değiliz. bizler aynı zamanda yapmadıklarımız ve yapamadıklarımızız, olmadıklarımız ve olamadıklarımızız. bundan dolayı sadece yaptıklarımızdan sorumlu tutulmayız. sorumluluk, yapılmayanı da kapsar. kendime nasihat: yapmadıklarına dikkat et. eksikler ve yoklar da seni sen yapar.

2.

almancada „tun“ ve „lassen“ fiilleri aynı solukta söylenir (bkz. „tu, was du nicht lassen kannst!“). tun=yapmak. lassen= bırakmak. yani yapmamak eşittir bırakmak. nitekim „yapmadım“ dediklerimiz, benliğimizde tutmayı/ mazimizde taşımayı reddettiklerimizdir.

3.

yapmadıklarıyla ve olmadıklarıyla var olmasını bilen insan, hayıflanış üstadı: Sabahattin Ali

Sezen Aksu söylesin, Benim Meskenim Dağlardır desin.

iki kutuplu insan

sevgili blog,

bilmem dikkat ettin mi: öteki ile kendimiz arasında sağlıklı bir ilişki kuramamanın acısı hayatımızdaki her sorunun kaynağı gibi. ve hiç şüphesiz en büyük sıkıntı, insanın kendisini tastamam ötekileştirmesi yahut ötekiyi aşırı derecede benimsemesidir. ya sahip olduğumuz fakat „keşke olmasaydı“ dediğimiz özelliklerimizle/ şeylerle başımız beladadır, yahut (henüz) sahip olmadığımız (belki de hiç olmayacağımız) fakat sahip olmayı arzuladığımız özellikler/ nesneler ile. (velhasıl „keşke“ gıcıktır, gıcık eder.) insan arzusu mıknatıs gibidir: bir tarafı iter, diğer tarafı çeker. iten tarafı maziden şimdiye uzanan zaman zarfında meydana gelen -huzurbozucu olduğunu düşündüğümüz- olgularla ilgilidir; çeken tarafı ise içinde bulunduğumuz andan itibaren geleceğe dair -huzurverici olacağını  düşündüğümüz- projelerimizi tasarlama çabasıdır.

sözgelimi dünyaya zenci olarak gelen fakat „keşke beyaz olarak gelseydim“ diyen insan ırkını değiştiremeyeceğini bilir. fakat gerçeği kabullenememenin verdiği huzursuzluk (insanı hayvandan ayıran en belirgin özelliklerden biri!) onu „sahi, zencilik nasıl tanımlanır ki?“ sorusunu yöneltmeye kadar götürecektir. eğer ruh bir şeyi kabullenmiyorsa bil ki, orada ruh üzerinde gerçekleşen bir olaya karşı haklı bir itirazda bulunulmuştur: esasen o insanın kabullenmediği şey zenci olmak değildir. kabullemediği şey zenci kavramının içinde yaşadığı çağdaki/toplumdaki/kendileriyle birlikte yaşadığı ötekilerin tarifidir. asıl isyan, meselenin fıtrat kısmına değildir, fıtrata yüklenen sosyal değer/ değersizliktir.

hepimiz değiştiremeyeceğimiz şeyleri gönülden kabullendiğimiz kadarıyla kendimiziz. ve yine hepimiz değiştirmek istediğimiz ve değiştirebileceğimiz şeyleri değiştirecek cesareti bulduğumuz kadar kendimiziz. işin etik ve ahlak ile ilgili kısmı bundan sonra başlıyor: sahip olmadığım ve arzuladığım şeyi niçin arzuluyorum? kendimde itici bulduğum ve bertaraf etmek istediğim şeyi niçin itici buluyorum? arzu ve isteklerimi hangi paradigmalar üzerinden kuruyorum? din? toplum? ırk? örf/adet? kültür?  aşık olduğum kız? anne-babam? tanrı? siyasi görüş? para? başarı? şöhret/ „desinler“? mutluluk? ve bununla kalsa iyi. diyelim ki kültüre dayanarak şekilleniyor bir kısım isteklerimiz: peki kültür ne? nerede başlar ve nerde biter benim içselleştirdiğim kültür? neleri içerir? ne kadar esnektir ve neden o kadar esnektir?

gittikçe kompleksleşen bu benlik ağı, aslında bize şunu öğretir: yargılama! hiç birşey sandığın gibi basit değildir.

şimdi diyeceksin ki: hönk, sina! „yargılama“ sözcüğü için miydi bunca laf kalabalığı? el-cevap: nnnevet. beğenemedin mi?

galeri dünya

İçinde yaşadığım şekil-dominant çağda, bütün ömrüm boyunca itina ile topladığım, o hep kıymetli bildiğim muhtevelar nasıl da gümbürtüye gidiyor, görüyor musun.. Çerçevesiz resimlerin, sergilenemeyecek kadar değersizleştiği bir galeri gibi burası. Bense „Sen çerçevesiz de güzelsin!“ telkinlerine inanarak ömrünü harcamış bir tabloyum; bir gün sergilenmesi gerektiğini bilmeden yaşamış olan. Ve bu noktadan sonra ne çerçeve bana derman olur, ne de çerçevesizlik ..

….

Sevemedik müzeleri..

phantasie – 2

 

– görüşmeyeli epey oldu.

– evet.

– kızgın mısın bana..?

– hayır. sana değil, kendime kızgınım.. seni adamakıllı çağırmayı başaramıyorum. üstüne alınma.

– …?

– yani.. nasıl desem.. bak mesela şimdi geldin dimi? senin gelişin beni cesaretlendiriyor. ve hayal gücüm coşuyor. bu performansla birşeylerin üstesinden gelebileceğimi zannediyorum. hayır, zannetmenin ötesinde: inanıyorum. ve fakat realiteden bir parça (mesela maddi hayatımdan bir görev, yahut bana bedenimi hatırlatan bir olay, yahut seni benim kadar göremeyen bir insanın bana beni anlatması) beni bu yarışta solluyor. ve ben tekrar düşüyorum.. gerçeklerin ortasına. ve affallıyorum. ve ben hayal perestliğimin bedelini ödemeye hazır olamadan, bu bedel bana çoktan ödettirilmiş oluyor.. anlatabildim mi?

– anladım. peki, ne yapmayı düşüyorsun? bundan sonra görüşmeyecek miyiz?

– bilmem..

– kandırma kendini. bensiz yapamazsın. hayalsiz ümitsiz yapamazsın.

– öyle.. ama hayal ile ümidi biraz birbirinden ayırt etmeyi öğrensem iyi olacak.

– bazen ümitsiz hayal bazen de hayalsiz ümit olarak mı geleyim sana? bunu mu istiyorsun benden?

– bilmem. mümkün mü ki?