wie? so.

Size bir şey anlatacağım.

Geçtiğimiz günlerden bir gün kardeşim ile hamburger yemeğe gittik. (Bunda ne var? diyenlere: Aslında hamburgerin Amerikan yaşam stilini ve kültürel emperyalizmi temsil ettiğini düşündüğüm için hamburgeri bir yanımla reddediyorum. Fakat diğer yanım, kendimi kasmamam gerektiğini söyler her dâim.)

Hâsıl-ı kelâm, o akşam şunu fark ettim: Berlin Neukölln’ün varoş bir sokağında „alternatif helal hamburgerci“de oturmak daha evvelki düşüncelerimin aksine yapay bir eylem değildi. Değilmiş yani. Bilakis, çok sahici bir şeymiş. Çünkü: orada, karşımda ve etrafımda, oturan insanlar sahiciydi. Bir çoğu göçmen uyruklu, dominant alman toplumu tarafından dışlanmış, buna rağmen kendine bir hayat kurmanın derdinde, içinde yaşadığı dünyada kendine mütevâzi bir yer edinmenin kaygısında, karın tokluğuna çalışmanın ne demek olduğunu en iyi bilen, düşük sosyal sınıfın zorluklarını dededen kalma bir eşya gibi evlâdına bırakan insanlar gördüm orada.

Bir anda ne kültür emperyalizmi, ne de yenen ekmek arası tavuğun şekli – hiçbiri artık mühim değildi. Mühim olan tek şey, o fast-food dükkanında havadaki „filmlerde geçen yokluktan mutluluk devşirme çabalarının gerçekliği“ydi, ve bu gerçekliği görmemek için ya çok zengin ya da kalpsiz olmak gerekiyordu. Yerler kirli, yenen porsiyon ucuz, sağlıksız ve fakat doyurucuydu. Tavuk şişleri çeviren işçi siyah tenli ve terliydi. Kasaya bakan abi siparişi alırken „selamun aleyküm“ diyordu, karşımda oturan arap asıllı aile çoluk çocuk gelmişti. Belki de bir gün büyüdüğünde o esmer çocuk „hayatımın en güzel günleri o zamanlardı“ diyecekti, yerlerin kirliliğini anımsayamadan.

Sonra bir adam girdi mekana. Aklı biraz yitikti. Etrafına bakındı, belki de evsizdi. Dilenecek herhalde dedim, bu beklenti içerisinde bekledim ve onu gözlemledim, sonra yanıldım: Boş bir masaya oturdu, cebinden transparan bir poşet çıkardı, içinde biraz para vardı, saydı onu, bekledi biraz, etrafa bakındı, durdu, paraya döndü, saydı tekrar, sonra kalktı, garson gence döndü, o da araptı, oralı olmadı garson, işine baktı, yaşlı ve aklı biraz yitik adam bunu anladı ve elindeki torbaları alıp çıktı. Ve gitti. O adamın orada var olabilmesi, kem gözle hor görülmemesi o mekanın sahiciliği ile alakalıydı. „Kalkalım“ dedi kardeşim, „Peki“ dedim ben de, bitiremediğimiz kızartılmış patatesleri paket yaptık ve öylece kalktık, yemek çöpe atılmazdı.

Amerikan-vâri bir menü yemiştik belki ama, tüketirken müslümanca ve kendimizce davranmaya çalışmıştık. Varoş-sokağın imkanları-sınırlı varoş-insanlarıydık ve bu bizdik. Entel restoranlarda yemek yemeyi pek beceremiyor ve bilmiyorduk. Dahası: biz bilsek bile orası ve oradakiler bizi bilemezdi; ve biz bilinmez kalmaya mahkûm kalırdık. Kimse ait olmadığı yerde kendini kandırmadan kendini oraya aitmişçesine hissedemezdi. Aidiyet duygusu ancak samimiyetle yaşanır.

Bazen, „ne yaptığımızdan çok o şeyi nasıl ve ne şekilde yaptığımız sanki daha önemli..“ diye geçiyor aklımdan. İnsanca ve müslümanca yapılan her şey bir dönüşüme uğruyor sanki. Esas olan şeyin ‚haramlar‘ değil ‚helaller‘ olması bununla ilgili sanki. (Bir de „kiminle?“ sorusu var, o da ayrı bir âlem.)

Merâmımı anlatabildim mi bilemiyorum ama, o akşam varoş bir helal hamburgercide sanki aslıma biraz daha yaklaştım.

Bunu kaybetmek istemiyorum.

Dinleyelim: Peter Fox – Schwarz zu Blau

313

Foto: Ara Güler

sürreal öykü – 1

– dikkat dikkat burası sürreal bir dünyanın yazıya dökülmüş saatidir pardon öyküsü –

zamazingo bir hikaye varmış yokmuş filan fistan, develer pire mire vs. vs. geçelim: başı-kolunun-altında gezinen başkahraman, yolunu şaşıran güneş gözlüklü bir adama „merhaba, seni bekliyordum“ dedi, rumelihısarı zindanlarında, gün batımına denk bir zamanda. minik bir korkudan sonra, „oww I am so sorry, time is money ve sende kapital göremiyorum mister“ diye karşılık verdi adam ayağının tozundaki telaşla. önce „bu kadar meşguliyet poetik imajinasyonuna zarar“ diyecek gibi oldu başsız başkahraman, sonra vazgeçti. kime ne anlatacaktı ki. kaybolanlardandı o ecnebi-dilli de. çünkü o busy kapitalist adam, üstündeki pahalı takım elbisenin ütüsünü para karşılığında kendisine yapyabancı olan bir kadının sevgisiz ellerine yaptırdığı günden beri hayatında hep bir şeyler ters gitmişti, haberi yoktu. ütülenen takım elbiselerin parasıyla dantel ipi alıp, dantel ipinden danteller örüp, şehrin orta sınıf muhafazakar ailelerinin evlilik çağındaki genç kızlarına satmayı düşünmüştü o kadın, fakat sonra „dantel out!“ diye ilan etti meşhur bir içmekan tasarımcısı yüzsüz dul. ve bütün yüzsüz dulu örnek alan bakireler vitrinin tozunu almaktan korktuğu için vintage ve nostalji ihtiyaçlarını başka yollardan tatmin etti. el emeği göz nuru danteller türlerinin son örnekleri olarak, elleri yabancı zengin erkeklere ütü yapmaktan nasırlaşmış şişko kadının elinde kaldı. brükselin en şaşalı caddelerinde uçuk fiyatlara satılan dantellerden haberi olsaydı, uğradığı adaletsizliğin kahrından sandığında sakladığı en gösterişsiz danteli çıkarıp, usulca söküp, ipinden intiharlık bir halat örüp oracıkta canına kıyabilirdi. başı-kolunun-altında gezinin başkahraman takım elbiseli adama dönüp „belçikanın dantel fiyatlarından bihaber yaşaması seni şimdilik cehennemden korudu, bilesin!“ dedi, yıllanmış zombi ses tellerinden akan bir eda ile. ne var ki, takım elbiseli ancak „what the hell?!“ diyebildi, pespaye giyimli olmasaydı başsız adama itibar edecekti belki.

sonra, güneş battı. ve orta sınıf muhafazakar kızlar şehrin muhtelif yerlerinde, markalı çantlarının iç cebinde son model akıllı telefonları ve çekindikleri 444 selfie ile evlerine döndü. 4oo’ü silinecekti, 44 tanesinin 4’ü ise büyük bir törenle kozmik bilincin en modern şekli olan xxx internet sitelerine yüklenecekti. „huh! torunuma bırakacak bir kaç tebessümüm var artık“ diye kandırdı bir kaçı kedisini. torunlar ise „bir iki dantel bırakaydın daha iyidi, moruk..“ diye hayıflanacaktı.

takım elbiseli adam ise, işi gereği her gün başka bir kıyafet bazen de kostüm içinde, fotoğraf çekinen insanların yanından geçerken, o fotoğrafların % 11,056 sında kazaen çekildiği için görünecekti. bu fotoların % 95,77’si „kim bu yabancı? resmin kompozisyounu bozmuş“ gerekçesiyle „silinmiş fotolar kabristanında“ defnedilecekti. zincirlikuyuda. kabir başı yıllık ücret fotoğrafların pixel kalitesine göre değişse de, fiyatlar rakiplerinki ile kıyaslandığında gayet makuldu. „zincirlikuyuonlinemezarlık.com – fâni fotolarınızın bâki istirahatgâhı“ – şapkalı a’lara bir zaafı vardı takım elbiseli adamın. bu şirketi üniversite son sınıfta akıl etmişti, şimdi ise zengin olmuştu. rakipleri çakma şirketler kurmuş ama, hiç biri onunki kadar tutulmamıştı.

güneş tamamen gizlendi. yıldızlar saklandıkları yerden çıkıp „sobe sobe!“ diye koştu samanyolunun etrafında. elleri nasırlarşmış şişko bir kadın Boğaz Köprüsünden derin sulara baktı. karanlık olduğu için suyun kirliliğini göremiyordu, aksi takdirde her an fikrinden cayabilirdi. etrafına baktı, arkasından „Dur yapma!“ diyen kimse yoktu. „Lanet olsun, Türk dizilerine! bizi hep kandırmışlar“ diye sövdü içinden, sonra göz yaşları içinde attı kendinden bir parça, attı elindeki dantel dolu poşeti suyun dalgalarına. önce uzun bir sessizlik, sonra „ŞŞrrvvvşşptt!“ gibi bir ses çıktı sudan, belki de dantellerden, emin olamadı. kadın, canı daha fazla yanmasın diye o çok sevdiği hasta ve yaralı atının beynine sıkan bir Cowboy’un hüznü ile ayrıldı olay mahallinden, kayboldu karanlığın deliğinden. ertesi gün gazeteler manşet attı: „İstanbul boğazında trajik cinayet – 999 dantel Boğazın sularında ölü bulundu, 99 tanesi iğne ipliğinden!“ (VIP danteller için başka bir gazete üçüncü sayfasını ayırmıştı).

„Hayat çok acımasızdı..“ – başı kesik başkahraman zindanın kapılarını açmış, takım elbiseli adamın dün korkudan düşürdüğü sigarayı yakmıştı. kolunun altındaki kafaya içirdi sigarayı, akciğer kanseri riski taşımadan. sonra beklemeye koyuldu. yeni bir günde yeni bir melûna yeni bir mesaj verecekti, anlamaması için.

aw9151

 

un reproche

Aklımdan şu an buraya yazmalık bir çok şey geçiyor da
işin doğrusu:

size güvenmiyorum.

Tout se passe à peu près comme
si l’on reprochait à la pomme
d’être bonne à manger.
Mais il reste d’autres dangers.

– Rilke

Göbek bağınının kuvvetinden kaybetti bir bebek
kaderini çizen kalemin ucunu
yaşayacakları vardı

Pdf’e dönüşür gibi koyamadı son noktayı içindeki şebek
bütün kapanışların ihtiyarî kaldı
seni yöneten iraden vardı

Materyalist teoremlerin çok ötesinde hamur yoğurdu bir kadın
iyi ruhları çağırdı fırını yakarken elleri
gördüm: tırnak altlarında
kirli sevdası vardı

sonra yüzüğünü geçirdi parmağına evlilikten yadigar
iyi günde kötü günde iyi günde iyice kötüce
bekar bir kızı vardı

regülatif harcadı kendisini severken
spekülatif nefretlerin ikileminde
superlativ sıfatların sınırında
süper latif bir yaratıcının künhünde
sakar bir kalbi vardı

kırıklıklar bu yüzdendi.

Dies, meine Damen und Herren,
ist eine Herzensangelegenheit
mit einem Schuss Daseinsverwaltung.
Sehen Sie es?

– sie sahen nichts-

(akıl/ gönül) vermek üzerine

insan nedir? diye sorsalar

– akıl verdiğinde aklından bir şey eksilmeyeceğini
bilakis akıl vermekle aklının zenginleşeceğini
fakat
gönül verdiğinde gönlünden çok şey eksileceğini
ve fakir düşeceğini
düşünen varlıktır
derim.

(dedim. siz sormuş kadar olduysanız ben de demiş kadar oldum.)

insanda oluşan bu fikrin nedeni hakkında düşündüm bugün.
garipsedim, çünkü emindim:
ne akıl vermekle zengin olduk
ne de gönül vermekle fakir düştük
buna rağmen niçin..?
(kendimce cevabım)
buna rağmen şunun için:
vermek,
göstermek/ görünür kılmak, açığa vurmak, kamuya mal etmek ile ilgiliydi.

akıl vermek kolaydı, zira bu,
gösterilen/ görünür olan akıl demekti
ve görünür olan akıl övünç kaynağıydı.
övdüren şeyler ise bize, eksilmediğimiz hissini verirdi.

gönül vermek zordu, zira bu,
gösterilen/ görünür olan gönül demekti
ve görünür olan gönül her zaman övünç kaynağı değildi.
gönül, kendini övdürmüyordu. kendini görmediği için
– ya tevazudan ya da değersizlik hissinden dolayı.

gönül, açığa vurmaya gelmiyordu.
akıl ise, açığa vurulmadığı zaman
„off, içim içimi yiyor! göster beni, göster kendini“ diyordu.
akıl, kendini görmek ve gördürmek için yaratılmıştı.
varlığından şüphe edilmemesi için bu lazımdı.
akıl toplumsaldı, paylaşınca şahsi bir değer değerinden bir şey kaybetmiyordu.
gönül ise özeldi, paylaşınca kaybından endişe duyuluyordu.

(bu arada: gönül-akıl-ikilemine inanmıyorum.
ikisi bir aynanın farklı yüzleri. ve esasen:
hayat ters-düz olan şeylerden ibaret.
aksini iddia eden akisini iddia etmiş olur
ve: akis de aynada bulunur?) B-JV1y5IYAAJbnH

Dağ küstü yahut „der Berg ist eingeschnappt“

Wir zerbrechen

peu à peu, ou bien peyderpey, und es ist nicht einmal verwunderlich.

Woran? wäre nun die angemessene Frage, laut logischen Schlussfolgerungen und semantischen Überlegungen. Nun ja, an dem, was stark genug ist, uns zu zerbrechen und davor nicht zurückschreckt, diese Stärke zu demonstrieren. An all dem, was uns überschattet, ohne uns Schatten zu spenden. All diese Machenschaften in der Welt, ohne die die Welt nicht ihren jetzigen Fluss hätte, aber die andererseits durch uns die Welt zerstören. Es sind so viele Paradoxien, darauf wartend, in ein Gewebe eingeflochten zu werden. Alles um des Sinnes willen. Alles um des Sinnes..

Die Sinneswahrnehmung ist auch nicht mehr so verlässlich, wie einst gedacht. Es ist die Zeit gekommen, die Zigarettenschachtel seinem Schicksal zu überlassen. Jeder Berg auf dieser Welt musste weinen, wenn es kein Vulkan werden konnte. „Aber lieber Gott, etwas Feuer, das ist ja nicht schwer für Dich.. Oder ist das zu viel verlangt?“ Missgunst, Trauer und Enttäuschung, vermischt und nicht zuletzt verwechselt, steigen nun bergab zu den Tälern. Dort wartet vielleicht ein Hirte. Nicht weil er es möchte, sondern weil er seine Zeit totschlagen muss. Was dachtest du denn? Nimm deinen Idealismus und stecke es dir sonstwohin! würde seine Flöte sagen, wenn sie sprechen könnte. Kann es aber nicht. Wir alle können so Einiges nicht. Und weißt du was? Wir viele können so für Einiges nichts.. Und eigentlich: Wir könnten doch so Vieles noch..
(
noch
lebe ich
noch?
)

—-

Milky Chance: Down by the river

karşıdaki insan

„Kalender meşrepli değilsin, halim değilsin, sabırlı değilsin, merhametli de değilsin, sıradan birisin işte“ dedi kadın karşısındakine. Karşısındaki öfkelendi, fakat kadınla ömrünün sonuna dek bir ilişki içerisinde olacaktı, bunun sözünü vermişti vakti zamanında, şimdi de tutmak gerekiyordu, bunu çok iyi biliyordu. Onu kızdırmamak adına sustu. „Beni hayal kırıklığına uğrattın.. Bunu söylemek istemezdim ama evet tam olarak bu.“ dedi kadın, yüzündeki yabancılaşmış ifade ile. Sesi kırık ve içe dönük çıkmıştı. Karşısındaki ise önce bir şey söylemeye yeltendi, yere düşen kırık hayalleri toplamak istercesine, sonra vazgeçti. Sadece, gözlerinde bir anlama çabası göründü ve göründüğü gibi yok oldu. Belli ki, pes etmişti: kadın anlaşılır gibi değildi ve bunu böyle kabullenmek en doğrusuydu. Bunca yıllık beraberliklerinde kadını çok iyi tanıdığını düşündüğü anları olmuştu, fakat çalkantılı dönemlerde adeta başkalaşıyor ve bir maraz hatta bir kriz çıkarmak istiyordu. Kadın mı histerikti, yoksa o mu gereken ilgiyi veremiyordu, bilemiyordu. Ama artık bu sorunun cevabını aramaktan da yorulmuştu. Kadını kendi haline bırakmak en uygunuydu. „Neden cevap vermiyorsun? Hığ? Buradayım işte, görmemezlikten gelme beni! Sana, yüzüne, her şeyi açık açık söylemek istiyorum, anlıyor musun? Bana yaşattığın acıları, senin için yaptığım fedakarlıkları, çırpınışlarını dindirmek için verdiğim emekleri.. hepsini bil istiyorum.“ Karşısındaki, bu sözlere aldırış etmek istemiyordu, fakat önündeki gecenin derin ve uzun olacağını da öngörebiliyordu. Dinlediğini ima eden bir eda ile baktı ve beklemeye koyuldu, biraz da meraklı ve korkuluydu. Bu rahatlık kadını çıldırtmış olmalıydı ki „hey! benimle dalga mı geçiyorsun sen??“ diye bağırdı, artık az önceki yaralı güvercin değildi, yırtıcı bir kuşa dönüşmüştü kadın, içinde biriken öfkenin gücünü iliklerine kadar hissediyordu. Daha da bağıracaktı, karşısındakine bir bir sayacaktı içine attığı şeyleri, suçlayacaktı onu, sorumlusu yapacaktı bütün olumsuzlukların. Haykırarak ve hor görerek yapacaktı hem de bunu, hiç acımadan, emindi. Çok acımıştı, karşılık almadan. Artık yeterdi. Fareyi uzak mesafeden gözüne kestiren ve kurbanlık seçen kartal gibiydi şimdi. Bir uçuş, bir dalış, her şey an meselesiydi..

– Kızım napıyorsun sen? Kiminle konuşuyorsun?

Annesi odaya pat! diye girivermişti. Kartal kadının aniden tüyleri döküldü, çırılçıplak kalmıştı şimdi. Bir civciv değildi ama savunmasızdı. Konuştuklarının ne kadarını duymuştu annesi? Durumun verdiği çıplaklığı örtmek için bir söz bir mimik aradı, bulduğunu umarak:

– Şeyy.. Hiç.. öylesine..

– Hadi gel çay içelim, dedi annesi, teskin ve kararlı bir bakışla.

– Peki, gelicem birazdan..

Odayı terk etti anne, mutfağa gidip çayın altını kontrol etti.

Annesinin uzaklaştığından emin olduktan sonra karşısındakine doğru yürüdü ve hırs dolu gözlerle „Seninle işimiz bitmedi daha..“ dedi, sonra aynanın üstüne bir tülbent attı. Işığı söndürüp çıktı.

milton-green

Foto: Milton Green

Mutter und Erbarmen

„Harun’un peygamberliği, rahmet mertebesinden olduğu için, kardeşi Musa’ya, Ey annemin oğlu! (20:94) diye hitap etti; çünkü merhamet, babadan daha çok annede yoğundur. Annede merhamet bulunmasaydı, evladını terbiye ederken sabredemezdi.“

Fusûsu’l-Hikem‚den

….

Anneme
üzüldüğü zamanlar
ömrümün birikim bohçasından her seferinde argümantatif teselli cümleleri çıkarıyorum. Bunu yaparken yaratıcı olmak zorundayım, yeniliklere başvurmayı öğrendim. Bazen ise aynı cümleyi ve manayı hatırlatmak yetiyor. Profesyönel bir tesellici oldum neredeyse. Akla hitap edecek mantıklı kelime kervanları diziyorum ve yol-luyorum onları annemin kulaklarına doğru, yanı sıra kalbe ulaşabilecek yumuşak bir ses tonu arıyor ve onu artık daha kolayca buluyorum gırtlağımda. Bazen ise bunca tekrara rağmen hiçbir şey teselli etmiyor.. Bazen hiçbir şey.. çünkü

– Anne değilsin.

diyor
ve ben susmam gerektiğini anlıyorum.
Susuyorum.

Susmak ve beklemek sanıldığından daha gürültülü ve hareketli.
Bunu anne olmadan da bildim.

Muzaffer Ozak (k.s.) –
Besmele hakkında
Allah’ı arayanlar buldular, bulanlar oldular
„Hep gördüğümüz şeyi artık hiç umursamıyoruz bile.“
„Kin olan kalpte din olmaz.“
„Bütün pazarlığın Allah ile olsun.“

schmerzkomsumgesellschaft

Tüketilebilir hale getirmeden
kelimeye sarılabilir mi bir acı?
Sarabilir miyiz bir acıyı
bir kaset gibi başa
saygıda kopukluk yaşamadan?

Acılarımızın mahremliği bizi özel boyutumuza zorladığında
ve kimsesiz ve harab bir evin yalnızlığına terk ettiğinde
bir ruh yoktur karşımızda
ve bizler
muhafazası ile yükümlüyüzdür artık
lanetlediğimiz ve iteledeğimiz şeylerin.
Onlarla onlarsız olma istediğimiz
bundan böyle gündelik derdimiz.

Şu köşede bir avuç (…) var.
Şu gözeye de biraz dayanılmaz (…) koydum.
Şu duvarı görüyor musun?
İnanılmaz (…)ler astım oraya da.
Üç duvar ile yetiniyorum şimdilerde.
Üç nokta ile.

Acılarımın o müthiş sıradanlığını keşf ettiğim gün
günlük tutmaktan vazgeçtim. Kalabalık etmemek adına.
Herkes kendi nef(e)si ve öksürüğü ile meşgulken
öksürerek şiir okumak beyhude göründü akıl-ermişliğime.
Nefesimi tüketmek istemedim.

Ömrümde bir kere öfkemden ve acımdan
ağlayarak duvara kitap fırlatmışlığım var
ama o da şimdi çok ucuz.
(O zamanlar neredeyse can alıcı)

Pahalı acılar istiyor dünya alem
Tüketmenin hazzı uzun olsun diye

Size bir iyi bir kötü iki haberim var:
İyi haber: Acı çekerek insan olacaksınız.
Kötü haber: Acı çekerek insan olacaksınız.

Dinleyelim: İhsan Güvercin & Gürsel Kocaoğlu söylesin

„Aşk Ehline Derman Sordum Alemde“ ve

„Bana Olan Cefa Senden Değildir“ desin.

Aşık Dertli’den.

3364

Foto: Ara Güler

tükürük

„Başım ağrıyor“ dedi. Sonra yanında kimse olmadığı halde bu düşünceyi niçin sesli söylediğine anlam veremedi. Gözleri etrafta gezindi. Şu ileride bir bank vardı sanki. Oturmak istiyordu. Sokağın az ilerisinde ufak bir park başlıyordu ve tahmin ettiği gibi orada bir bank vardı. Boştu. Gitti oturdu. Bankın etrafı sigara izmaritleri, çekirdek kabukları ve bir de ufak sıvı bir leke ile çevrili idi. Eğilip seçmeye çalıştı: tükürüktü. „Hangi insanın yüzüne tüküremedin de buraya tükürdün be abi?“ diye sordu o tükürüğün sahibine, tükürüğün kendisini incelerken.

Sonra midesi bulandı ve bakışını kaldırdı. Güzel bir şey görmek istiyordu. Etrafa bakındı, park boştu. Ne oynayan bir çocuk, ne de sevgilisi ile gizli gizli buluşan bir ergen vardı. Yalnızlığı ile yürüyüşe çıkan bir emekliye de razıydı. Fakat o da yoktu. „Dünya bugün başka işlerle meşgulse demek ki..“ dedi. Bu sefer içinden.

Başı hala ağrıyordu. Fakat vakit geçtikçe ağrı monotonlaşıyor ve neredeyse normal bir hal alıyordu. Kaşlarını çatıp çantasından bir ağrı kesici ve bir pet şişe çıkardı, son tabletiydi, düşürmemeye özen göstererek ağzına attı, bir kaç yudum su aldı. İlacın etkisini beklemeye koyuldu. Bari köpeğini çıkaran bir ev hanımı ile karşılaşsaydı, onu tepeden tırnağa süzer, görüntüsüne hayal dünyasından bir hikaye biçerdi.

Telefonu çaldı. Kimdi acaba? Çantasının ön cebinde olmalıydı, ses oradan geliyordu. Buldu. Ekranda beliren ismi okudu, canı sıkıldı. Dilinin ucuna gelen sesini tekrar kendi içine çekti. Telefona çıkmamaya karar verdi. Titreşime aldı ve oturduğu tahta bankın üstüne bıraktı. Telefonu bir kaç saniye daha tahta üzerinde ritmik bir şekilde zıpladıktan sonra sustu.

İlacın etkisini göstereceği yoktu. Bir kağıt parçası ve bir tükenmez kalem çıkardı çantasından. Bir şeyler yazdı, kaşları hala çatıktı. Kağıt parçasını bankın üstüne bıraktı, rüzgar uçurup götürmesin diye üzerine cebinden çıkardığı iki lirayı koydu. Sonra yerdeki tükürüğe basmamaya dikkat ederek yerinden kalktı. Ketumlaştırdığı telefonunu aldı ve gitti.

Ertesi gün okul dönüşü -başı yine ağrıyordu- aklına dün banka bıraktığı mektubu geldi. Acaba bir cevap almış mıydı? Adımlarını sıklaştırdı. Bankın olduğu bölgeye yaklaştıkça merakı arttı. Bu sefer boş değildi bank. Karşı binada yalnız başına yaşayan yaşlı komşuları – adı neydi? hep unutuyordu- elinde bastonu başında şapkası ile bankın sağ köşesine oturmuş, etrafta bir çocuk sesi yahut en azından sevgilisi ile buluşan bir ergenin belirmesini arzuluyordu. Dalgındı.

Yaklaştı ona. „Şeyy.. kusura bakmayın.. burada bir not olacaktı, düşürdüm de dün.. acaba..“ diyebildi. O arada gözü tükürüğün olduğu yere takıldı, tükürük kurumuştu. Çekirdek kabukları ve sigara izmaritleri de yoktu. Şaşırdı önce yaşlı adam. Sonra „Bunu mu diyorsun? Ben geldiğimde bir tek bu vardı.“ dedi. Bankın üstünde dünkü kağıt parçasını gösterdi, kağıdın üzerinde dün aldığı ağrı kesicinin paketi vardı. Yere mi atıp gitmişti? Çöpe atmamış mıydı? Hatırlayamadı. Heyecanlandı. Yazdığı satırların altına şöyle bir not düşülmüştü, eğri büğrü bir yazı ile: „Bilmiyorum. Ama takma kafana. Sen kendi tükürüğüne mukayet ol.“

Gülümsedi. Yaşlı adamın meraklı bakışlarını fark etti.  „Amca ya, kusura bakma, senin adın neydi?“ dedi.

van-gogh2

Resim: Van Gogh

diyalog – 25

– hırslanmadan sevebilir mi insan? diye sordu kadın.
– bunu başarmak mı istiyorsun? diye karşılık verdi adam.
– galiba.. çünkü galiba hırsızlık yapmaktan korkuyorum, dedi kadın.
– nasıl yani? diye sordu adam.
– şöyle yani: galiba insan ya hırssızdır ya da hırsızdır. hırsın olduğu her yerde hırsızlık oluyor. hırsla seversem, sevdiğim insandan ona ait bir şeyler çalacakmışım gibi bir his var içimde.. ve ben çalmak istemiyorum, dedi kadın.
– güzel düşünce, dedi adam. tebessümle.
– güzelliği geç, mümkün mü, onu söyle bana, dedi kadın. ciddiyetle.
– sustu adam.
– şaşırmadı kadın.

rest2vanGoghBartelsept12270

Resim: „Siesta“ – Van Gogh