tesettürizm

sevgili insanlar,

tesettür ile ilgili yargılarınızdan nefret ediyorum. kimin kimden daha tesettürlü olduğunu ölçmek size düşmez. hele tesettürü takva ile ilişkilendirip insanları ona göre yargılamak çok yanlış. haddinizi bilin.

sevgili kadınlar,

başı kapalı olduğu için kendini başı açık bayanlardan üstün görenler! yahut başı kapalı fakat işte makyajlı gezen ve dolayısıyla tesettüre „halel“ getiren bir bayanı yargılayan  başı açık hanımlar (bkz. ucuz argüman: ben kapansaydım tam kapanırdım)! vesaireler vesaireler..  lütfen allaaanıza siz, bırakın bu ayakları! falancayı filancayı yahut kendinizi bir çeşit „evrensel tesettür cetveli“ gibi göstermekten vazgeçiniz. bu kafayla ne kendinize faydanız olur, ne de topluma. valla bak. vicdanınızı rahatlatmak yahut gururunuzu arttırmak için bu tür yollara başvurup birbirinizi ezmeyin.

sevgili erkekler,

hangi bayanın tesettüre ne kadar riayet ettiğini ölçmek size hiç mi hiç düşmez. hatta size bu konuda söz bile düşmez!
başı topuzlu gezdiği için lanetlediğiniz bayanlar sizin müslüman kardeşleriniz. onları korumak kollamak sizin asli görevinizken, onlara gereksiz yargılarınızla köstek olduğunuzun bilmem farkında mısınız?
çok merak ediyorum: zihninizdeki ideal müslüman kadına uygun gördüğünüz tesettür biçimini ve kurallarını – eğer kendiniz kadın olsaydınız- acaba yazın sıcağında kendiniz uygular mıydınız? ahanda şuraya yazıyorum: bu tür ucuz yargılarda bulunan ve müslüman hanımların giyimini beğenmeyen, kapanış şekillerini yetersiz bulan erkeklerin çoğu aynı durumda olsaydı, şüphe yok tesettür namına bir nane yapmazlardı! o halde sussunlar. sinirlerimizi bozmasınlar.

‚Niçin yapamayacağınız şeyleri söylüyorsunuz! Allah katında en büyük günah yapamayacağınız şeyleri söylemenizdir.‘ (Saf suresi, ayet 2-3)

sevgili sözde alimler/ hocalar,

size zahmet, öncelikle müslümanların egoizm ve kibir gibi belalardan kurtulmasını sağlayın. içinde yaşadığımız teknolojik çağda 21. yy.da herşey bu kadar ilerlemişken, nasıl oluyor da müslümanlar insanların açlıktan ölmesine göz yumabiliyor, bunu sorgulayın. ha, ömrümüz yeter de her zalimin zulmune karşı koymayı başarırsak, ümmet olarak komşusu açken gözüne uyku girmeyenlerden olmayı gerçekten başarırsak, o zaman bir meclis kurup „doğru etek boyları“ hakkında kafa yorabilirsiniz. Fakat „Sie trinken Wein und predigen Wasser.“

P.S. Hayır, ben feminist değilim. feminist de ne yaa. ben sadece türlü insanların türlü şekilciliklerine projeksiyon olmaktan bıkmış bir insan evladıyım. Hem ne diyor Nesimi? Nesimiye sormuşar, yarin ile hoş musun/ hoş olayım olmayayım, o yar benim kime ne?“

İşte o kadar.

çayırım nerede?

cansıkıntısı.

neden?

çünkü gereğinden fazla şey kontrol-dışı. hayır hayır, kontrol kelimesi yanlış bir seçim! insanevladının kontrol talebi daima yersizdir. nitekim bazen yırtınsa da asla kontrol edemeyeceği, üzerinde hüküm kuramayacağı nice şey var bu alemde.

o halde?

hâlim „saldım çayıra, mevlam kayıra“ olması gerekirken, etrafta benliğimi ve benlik-ötemi salabileceğim bir çayırın bulunmayışı. bulamayışım yani. evet, canımı sıkan aslen bu.

sevgili okur,

kendimi salabileceğim, mevla-kayırganlığı yüksek bir çayır görürsen dedenin hayrına haber et, olur mu. ömür kısa. vakit etraflıca arayışlar için çok dar.

P.S. sakın ola, „sina, çayırın içinde!“ demeyesin. orası çok karışık. çayırı bulayım derken ümitsizliğimde cayır cayır yanmaktan korkarım..

ex oriente lux

bir vardım
bir yoktum
ben doğdum
selimi salışın köşkünde

sebepsiz hüzün hocamdı
loş odalar mektebinde
harem ağaları lalaydı
kara sevdâma
uyudum
büyüdüm
ve nûrusiyâha ağladım

nûrusiyâha ağladığım zaman
annem süzudilâra idi
ve babam bir tambur
annem süstü
babam küstü
ama ben niçin hâlâ nûrusiyâha ağlarım
nûrusiyâaah
nûrusiyâaahhh

Asaf Halet Çelebi

kötülüğü akıl almaz

…küçükken bir ara Agatha Christie’nin polisiye romanlarına merak salmıştım: Yaşadığı kasabada gerçekleşen cinayetlerin üstündeki sır perdesini her seferinde aralamayı başaran ve katilin kimliğini ortaya çıkaran Miss Marple,  hayal dünyamda gezinip duruyordu. Zekanın ve cesaretin, gerçekleri öğrenmek için önemli olduğunu sanırım o zamanlar kavramıştım. Ama hikayelerdeki bütün realist senaryolara rağmen bir şey daima gözüme gerçekdışı görünmüştü: Ufak bir kasabada yahut işte bu dedektif teyzenin gittiği yerlerde neden bu kadar çok cinayet gerçekleşsindi ki? Cinayetin teorik bir mümkünatı vardı, pratik hayatta bu kadar insanın gözü dönemezdi. Öyle zannediyordum. Saf aklımla..

İstesem de artık eskisi gibi saf olamıyorum.. Önceleri tanımadığım, benden kilometrelerce uzakta yaşayan insanların cinayet haberini almakla büyüdümse de, şimdilerde bu cinayet denen şeyin gitgide pratikleşebilir bir kötülük olduğuna şahit ola ola sürdürüyorum ömrümü: Yaşadığım şehirde dün gece bir cinayet daha oldu ve türk asıllı bir baba altı çocuğunun gözü önünde karısını bıçakladı. Ve dahi doğradı.. Bir kadının kendi müstakbel katiliyle evlenmiş olması tüyleri ürpertiyor. Öte yandan çocukların gözüyle bakıldığında: Baban, annenin katili ve sen buna şahitsin! Gerçekdışı sanki..

Bu gece altı çocuk korku ve nefret içinde annesiz ilk gecelerini geçirirken, şunları düşünmeden edemiyorum: Herkes kendi ölümünün kucağına düşer. Ve bazen insan insanın cehennemidir. Ve yine ancak insan insanın cenneti olabilir..

Belki Miss Marple gibi olaya soğukkanlı yaklaşmaktan yoksunum ama, Miss Marple de asla bir annenin eşi tarafından dilimlendiği bir hikayeye kahraman olmadı. Agatha Christie hayal dünyasında işlettireceği cinayetleri tasarlarken bile insaflı davrandı, işin içine az da olsa akıl kattı. Şimdi ise, az ötemde aklın da yolda kaldığı bir durum var: Altı çocuğa babalarının neden böyle birşey yaptığını kim açıklayabilir ki..?!  Rabbim, sen o çocukların kalplerini koru..

sahi, insanlık neydi?

„İsrail vs. İsrail“ belgeselindeki yahudi asıllı aktivistlerden Jonathan Pollack’ın (görünürde paradoks özünde çok manidar) bir cümlesi ilgimi çekti: „Uğruna ölebileceğiniz birşey yoksa yaşamıyorsunuz demektir.“ O, filistinlilerle birlikte duvara ve  siyonist işgale karşı müdacele ediyor, hayatına ve yaşamına bu şekilde şeref katıyor. Darısı başımıza mı desem ne desem, bilemedim..

das fragt man nicht

1.
bir mekana önce sağ ayakla mı yoksa sol ayakla mı girilmesi gerektiğini bilmiyorsanız, atlayarak giriniz. Voltaire’in tavsiyesi. ve bir bakıma da çok doğru hani: ufak hususlar hakkında asırlarca tartışmak yerine, sorunu kasten çözümsüz bırakmak yani o sorunun sorunsallığını ortadan kaldıracak bir çözüm üretmek en doğrusu.

2.
dalgınlığımı farketmiş olmalı ki, spor haberlerini izleyen babam, hiç oralı olmadığımı bildiği halde „top kaçtı diye hüzünlenme“ dedi. „hüzünlenmedim. hüzün çok kıymetli, öyle herşeye harcanmamalı“ dedim. (nalet olsun! şakaya şaka ile karşılık veremeyecek kadar ciddileşebiliyorum bazen. üfff tam almanlaştım.)

3.
bir avuç insan habire üretiyor ve bizler yani sürünün bireyleri ise olabildiğince pasif bir şekilde tüketmekle yahut fan-olmakla yetiniyoruz. sanırsınız ki, dünyayı bir kaç tane yeri doldurulamaz yıldız aydınlatıyor. oysa gerçekler öyle değil. hiçte öyle değil.

kapitalizmin tuzaklarından biri de bu: üretim-tüketim haksızlığı kendini sadece yiyecek, giyecek gibi maddi şeylerin adaletsiz paylaşımında, yahut sağlık- eğitim gibi sosyal imkanların dengesiz dağılımında göstermiyor; aynı şekilde sanat ve kültür alanında da bir üretim-tüketim dengesizliğinden bahsedebiliriz. son model elbiseyi alınca şık olacağımızı telkin eden kapitalistler bizi, yakında viyzona girecek olan  hollywood filmini kaçırmamamız gerektiğine, aksi takdirde kültürsüz olacağımıza inandırmak istiyor. çünkü kapitalizme göre herşey tüketilebilir hale gelmelidir: madde, inanç, sanat ve dahi insan. üretmek ise kapitalizmin çarkını döndürmesini bilen ufak bir gruba özeldir.

4.

hangi çağda/toplumda hangi sistem/inanç/kural (değer yargıları açısından) dominantsa, o çağın „bu sorulmaz/sorgulanmaz“ları ona göre şekil alır. ne demek istiyorum? şunu:

bir inancın gereğinden fazla dominant olduğu bir toplum düşünün. herşey o toplumda o inanca göre algılansın, değerlendirilsin ve yargılansın. o toplumda kimse kimseye „sen de inançlı mısın?“ diye sormaz; kutsal addedilen o şey direk varsayılır, zıt bir durum hayretle karşılanır. çünkü: inançsızlık anormal birşeydir. şimdi düşünelim: böylesi bir toplumda inançsızların söz hakkı ne kadar olabilir ki?

aynı şekilde paranın hüküm sürdüğü bir toplum düşünün. herşey paraya göre düzenlensin ve değer kazansın. böyle bir toplumda kimse kimseye „paran var mı?“ diye sormaz. sorsa bile, borç almak için sorar, yani kendi menfaati için, yani var olduğunu var sayarak sorar. ama kimsenin aklına „parasızlık“ gelmez. çünkü böylesi bir toplumda parasızlık eşittir var olmamak.

bana sorarsanız, inancı olmadığı halde inançlıymış gibi görünmek bir çeşit manevi dürüstsüzlük ise, parası/malı olmadığı halde varmış gibi davranmak da maddi dürüstsüzlüktür. ve bir tespit: 21. yüzyılın müslümanları aşırı derecede maddi  dürüstsüzler. nefsi tatmin edici şeylere (gerekirse kredi çekerek) para var eden ve gözlerini kırpmadan harcayan müslümanlar, ne hikmetse aynı paranın ufak bir miktarını  ucunda maddi yahut nefsi menfaat olmayan bir takım hayır işlerine/dini vecibelere bir türlü bulamıyorlar.