arınma yahut hiç kimseye sesleniş

Cehdimizin en düşük seviyesini
en minimum imanımızla arıyorduk ki
birden şlaaaaağğk!
bir tokat yapıştı yüzümüze
Allah’tan.

Allah’tan ki
Allah’sız satırlar yazmaktan
satırların Allah’ına sığındı bir şair.
Ve düşmelerimiz anlam kazandı içimizde.

Zihindeki hiçbir imaja denk gelmeyecek kadar
yalvarıp yakardı bir peygamber
biri daha

Yunuslar ve ağaç kovukları
acılar içinde
yuttu ve kestirdi
sevgililerini

Çünkü Yunusların ve ağaçların Allah’ı
öyle istedi. Vuslatı.
İçlendi Yunus ve ağaç.

İnsan
sevgilisini yutar.
tevbesi için.

İnsan
sevgilisini kestirir
kefareti için.

Sonra sen gel
ikimiz birlikte
dünyaya bir de tersten bakalım
(Hegel’in verkehrte Welt’i gelecek buraya)

Çünkü
emin ol
içindeki çocuğu öldürtmem..
İçimde yok olmalı herşey

– in?

elliott-erwitt-6

Foto: Elliot Erwitt

unspoken

– yüzün düştü yine..

– bu, benimle benim aramda olan bir şey. aramıza girme..

————–

Antarktikadaki aysbergleri ve görünmeyen kısımlarını hatırlayamadan kalktım abdest aldım; suyun buz-gibilik derecesini ölçmeyecek kadar önemsemeden. Ve aynaya bakarak başımı kışlık şalımla bağladım. Aynadaki yani karşımdaki insanın yüzü düşmüştü ve gözleri ciddileşmişti. Ağzı ketumdu. Ve benim, o gördüğüm insan olmam, o insanı sahiplenmem icab ediyordu.. Bu alemin kuralları bunu gerektiriyordu.

Sahiplenemedim. Zorlamadım. Onunla konuşmayı tercih ettim.. aynadaki insanın gözlerinin içine baktım, ona yaklaştım, ellerimi şakaklarıma götürdüm (aynadaki de yaptı bunu).. sonra şunu sordum ona, kısık ve biraz da sitemkar bir sesle:

„Sen
şimdi
niye ümidini yitiriyorsun ki..?

Ausgesprochen ist alles etwas anders, nicht wahr..

Peki. Dinleyelim:

Balmorhea, If only you knew the rain

Olafur Arnalds, Near Light

 

bir çöl güzellemesi

Kimsenin kimseye muhtaç kalmadan yaşamaya çalıştığı
bir dünyalık zaman diliminde
dilimde „sana muhtacım“lar birikiyor.

Acziyetimle övünecek vakti bulamadan
yoksunluğumu kucaklıyorum.
Çünkü beni insan yapan o.

Ve şimdi
bütün o güçlü-görünmelerimi bir kenara iterek
zayıflığımın emriyle secde etmek istiyorum.
En Güçlüye.

Burası şiddet ve katılık yurdu
burası dünya. Burası alçak.

Ve fakat
biliyorum ki
şereful mekan bil mekin.
(Şerefli insanlar da olmasa
çekilir yer değil burası, orası emin)

İblis’ten hisse çalarak
geldim bu günlerime
ben ki meleksizce
payıma düşen beşeriyetim ile
yol yorgunu bir gönlün rehberliğinde
vücudumun sahrasından yürüyorum..
hala.

Bu bir çöl hikayesi.
İçinde nefis ve günah olan.
Ve deryalar gibi büyümesi umulan
vahanın özlemi ile aşılan..

Serden geçenlerin
sözden geçemediği
bir sukunet vadisi
ileride
gözü kapalı hissedilen.

Ve herşey..
..
Neyse boşver..
Dinlemiyorsun.
Rüyama dokunma da,
sular seninmiş gibi olsun..

doisneau2.1264514435

Foto: Robert Doisneau

vazgeçememek

“Ah Malte, geçip gidiyoruz ve bana göre herkes geçip giderken pek bir dalgın, meşgul ve dikkatsiz; gidişimizin farkında bile değiller bile. Sanki yıldız kayıyor da kimse dilek tutmamış. Asla bir şeyler dilemeyi bırakma Malte. İnsan dilemekten vazgeçmemeli. Sanırım gerçekleşme yoktur da uzun süren bütün bir ömür süren dilekler vardır, öyle ki, onların gerçekleşmesini zaten bekleyemez insan.”

„Ach Malte, wir gehen so hin, und mir kommt vor, daß alle zerstreut sind und beschäftigt und nicht recht achtgeben, wenn wir hingehen. Als ob eine Sternschnuppe fiele und es sieht sie keiner und keiner hat sich etwas gewünscht. Vergiß nie, dir etwas zu wünschen, Malte. Wünschen, das soll man nicht aufgeben. Ich glaube, es giebt keine Erfüllung, aber es giebt Wünsche, die lange vorhalten, das ganze Leben lang, so daß man die Erfüllung doch gar nicht abwarten könnte.“

– Rilke

kurumsal durumsallık

En büyük hayal kırıklıkları
en büyük mutluluklardan doğdu.
Ölüden diri, diriden ölü
yaratabilen bir Rabb için
bu kolay oldu..

Herşey gibi.

Fakat sen herkessin.
Yahut: Herkesin hiç kimsesi.

Herkes gibi yazdın,
herkes gibi acı çektin,
herkes gibi sustun.
Sonra gün gelecek, „herkes gibi öldü“ olacak.
Çünkü: Oldu olacak şeyler bunlar.

Vasiyetimi yazacağım ve ezberlettireceğim onu kulaklarıma.
Ve kirli gönlümle steril ortamlara her girişimde
parmak uçlarımı takip edecek topuklarım..
Boynumdaki âzâd olamama mührünün etrafına
bir kolye çizeceğim. Ve herkes gibi güleceğim.
Maskeli.

Bir öteki ben kalacak geriye, aradaki yokuşlarda takılan.
Kurşun geçirmez bir kafeste sessizce ağlayan.
– Gözyaşların ne kadar kuvvetli?
– gönlümü delecek kadar.

Emanet edersen şayet,
ağır aksak yürüteceğim bakışlarını.
Kendimizden uzağa..
Ortak bir yokluğumuz için bu gerekli.

„Uzaklar bana ne kadar da yakın, gördün mü?“
diye sual etsem
kırılır mı ki sesimdeki nefes?

Nefes nefese kalmaya değer
hiçbir şeyimiz yoksa eğer
durum (Rahmu-r-)Rahim..

©+Elliott+Erwitt

idollerin alacakaranlığı / yahut: ilk günahıma dokunma

dünya
nasıl bir yer
deseler:

Bugün bir yuva göründü göz bebeklerime
ufak çocukların toplaştırıldığı
evcilikli bir yer
çit ile sınırlaştı

ve kendi çocuğunu başka bir kadının yuvasına bırakan bir anne
bakıcılıktan yorgun-laştı

„tanrım
ne yapıyor et parçam
bir başka annenin kollarında“
diye düşündü
bir sümüklü insanevladının paçalarını düzeltirken
ona dünyada yürümeyi öğretecek gibi olurken

sonra terk etti
haram bölgeyi
çocukların gözlerinden ırak-laştı
bir gölgelikte kara-landı
şimdi gönlü ile başbaşa kalmıştı

yaktı bir sigarasını
çekti hüznünden bir nefes
gözleri sorun-laştı
sözleri duman duman taştı..

çocuk-laşamadı elleri
kadınca acı-laştı
ve
(crépuscule des idoles)
ve aynı kadın umuduyla nietzsche’ye yanaştı

„dokunamam çocukların kalplerindeki
dumansız hava sahalarına bilesin“
filozofsa ona „hör auf!“ diye sataştı

sonra döndü kadın
külünü orada bıraktıktan sonra
dünyaya-uyanacaklar bölgesine
onlar ise olup bitenlerden uzak bağrıştı
„neredeydin?“

ve ben
(rabbim, ilk günahımız ne kadar da mahrem!)
şahit-leştim
çitin diğer tarafındaki saf çocuklara.
benden korunan.

dünya içinde masum bir dünya kurgu-laştı.

Elliott_Erwitt_Honfleur_France_1202_67

Foto: Elliot Erwitt

veli

Bir adam gördüm bugün.

Ölmeden evvel ölmeye
direndiği için
gidip elindeki tek hayatı uyuşturan.

Bu haliyle de güzeldi:
Sarhoş ve alkollü.
Siması kendine yabancı,
kara saçları taramaklı ve uzatmalı,
tırnakları iki farklı renkte ojeli,
bakışları buğulu,
kalbi bekleyişliydi.
Neyi bekliyordu sahi?

Bir insan. Bir şefkatli.

Yanına yaklaşıp
eliyle alnını ısıtıp
kulağına şunu fısıldayacak olan:
„İçindeki çocuğun başını bana okşatır mısın?“

Bir adam gördüm bugün.
İçindeki çocuk yetimleşen.

„O hepimizin Velisi, korkma..“
dedim. Elimi uzatmadan.

Duymadı.
Çünkü fısıldayacak kadar güçlü değildi sesim..

Görmedi beni.
Allaha emanet oldu.

yalnızlık üzerine

„Kendi kendinize sorun: Büyük olmayan yalnızlık, yalnızlık mıdır? Ancak bir tek yalnızlık vardır, o da büyüktür ve katlanılması güçtür. Öyle bir an gelir ki, insan yalnızlığını kolayca elde edilen herhangi bir beraberlikle değişmek ister. Hiç uymadığı halde uyar gibi görünüp yanındaki herhangi biriyle, hatta en düzeysiz biriyle bile birlikte olmayı düşünür. Ama yalnızlığın büyüdüğü anlar, belki bu anlardır. Onların büyümesi, erkek çocukların büyümesi gibi acılar içinde olur; ilkyazın başlangıcı gibi de üzücüdür. Yalnız bu sizi şaşırtmamalı. İçe dönmek ve kendinle baş başa kalmak… İnsan buna alışabilmeli.“

– Rainer M. Rilke 

(Genç bir şaire mektuplar’ından)

nevmiyât yahut meine herzhaftende Wachtrunkenheit

Topraksız bir ergenin
spekülatif kimlik inşası kadar
kederlenmedim gözlerinin rengine
Bakışın nazarımda hep nurlu olmalı.

Rosa Parks, Malcolm X
(Neden X? Çünkü öyle)
Hakk arayışlarımızın sancısı
Psiko-soma-iman-etik

Hatırlıyor musun?
Hani Kalu Bela’da ber-â-ber dert ettik
(hatırla hatırla hatırla)

Gün gelecek
torunlarım Nenem
dünyaya yabancı diyecek
ezberlenmeyecek DNA kodum
Seninki ise müzede sergilenecek
– Rahmetlinin Guanini fazlasıyla gerçek
Ninniler bizle ölecek.

Unutulmak ve hiç hatırlanmamak
Varken yok bilinmek
Hiçlik diyarına varmadan varmışçasına
Sevmek.

Uyuması için birine şarkı söylemek istiyor Şair
(var say ki, seni seçkinleştirecek)
sonra kendisi teyakkuzunda uyurgezecek
(Vay uyanık!)

….

Dinleyelim: Eleni Karaindrou – The Weeping Meadow

Şunu da: Balmorhea – Remembrance