daha daha nasılsınız?

izin verirsen dostum,
çağımızın hastalığına bir isim koymak istiyorum.
„dahaçokculuk“ olabilir mesela.
kimseye yaranılmıyor artık
çünkü herkes
daha çok para, daha çok sevgi, daha çok başarı, daha çok ilgi, daha çok alan, daha çok bilgi, daha çok sağlık, daha çok kalite, daha çok zaman, daha çok ilişki, daha çok Erlebnis, daha çok gençlik, daha çok güzellik, daha çok arkadaş, daha çok isim, daha çok cv, daha çok bilet, daha çok teknoloji, daha çok saygı, daha çok gülmek, daha çok eğlence, daha çok zevk, daha çok yaşam, daha çok ölümsüzlük, daha çok benlik ve daha çok daha-çok-lar
istiyor.
peki ya
daha çok kanaatkarlık
isteyen var mı? kaldı mı?
kalanlar çok yaşasın..
dahasız.

bir diyalog – 7

– zaman ve sen- ikinizi aynı anda idrak edemiyorum! dedi kadın.
– nasıl yani? diye sordu adam.
– sen sen olunca zaman duruyor zamansızlaşıyorum, zaman akınca da sen sen olmayı bırakıyorsun sensizleşiyorum, dedi kadın.
– zamandan kaçıyorsun, değişimden korkuyorsun, dedi adam.
– galiba seni kaybetmekten çok korkuyorum, dedi kadın.
– ben kendimi buldum mu ki ve sen beni kaybetmekten korkabilesin?! diye sordu adam.
– gülümsedi kadın.

 

chagall-1487

Resim: Marc Chagall

bugün ne çok idem

sevgili okur,

sonra bir de bakmışsın,
bütün sorunlar, dertler ve meseleler,
– siyasette, ekonomide, ekolojide, bilim ve teknlojide, sanat ve kültür cihanında, spor ve oyun dünyasında, dedikodu ve fiskos aleminde, reel ve imajiner anlarda, gündelik hayatta, akademik hayatta, özel hayatta, iş hayatında, komşumuzun hayatında, kedimizin gözünde, kaburga kemiğimizde, çilekli reçelimizin dibinde, kitap kapaklarında, ATM’lerin neon ışıklarında, eski fotoğraflarımızda, sosyal medyada, sesimizin ucunda, endişemizin merkezinde, aşklarımızın korkunçluğunda, ruhumuzun derinliğinde, vücudumuzun yüzeyinde, kalbimizin inceliğinde, aklımızın keskinliğinde, bakışımızın zerafetinde, dokunduğun noktalarda, asla dokunmadan öleceğin noktaların varlığında, hayatın kendisinde, ölümün sırrında-
her yerde ve hep
kimlik sıkıntıları.

„ben bu değilim!“ ler, „ben buyum!“lar, „ben şu olmak istiyorum!“lar, „beni böyle bilsinler!“, „bu bana yakışır!“lar, „sen bu olamazsın!“lar, „onlar da kimmiş?!“ler, „kimsin sen?“ler, „bunu yapmış olamaz!“lar, „bu ben miyim?“ler, „bu hallere düşecek insan mıydım?“lar, „kimsesizim..“ler, „kimse yok mu?“lar, ler, lar, ler, ler, ler..

Wer zum Teufel…??

Bütün bunlar identität ve identifikation yorgunluğu..

bir diyalog – 6

– benim derdim kendimle, dedi kadın.
– peki kendine nasıl gidebilirim? diye sordu adam.
– yol çetin, kapılar kapalı, dedi kadın.
– gidilemeseydi yol yol olmazdı, açılamasaydı kapıya kapı denmezdi, dedi adam.
– zarar alacaksın yolda, yorulacaksın kapıda, dedi kadın.
– başını ve kalbini kapıya dayamış bekliyorsun beni, değil mi? diye sordu adam.
– gülümsedi kadın.

orada birşey var

orada başka birşey var, şu an göremediğin. nasıl anlatsam ki? anlatmaya kalkışmasam mı ki..
gecelerimden bir gece cesaretlendim ve yalnızlığın soluklarını saydım. sayarken uyuyakalmışım. tanrının eli gözlerimi ve bilincimi kapamış. sayamadım tam. ve sanırım sonsuza dek soluyacak yalnızlık bu dünyadan bizleri..

gözlerimi görmüyorum.. yerindeler mi? yoksa bir cam kavanozun içinde tek kişilik bir tiyatro parçası mı sergiliyorum şu an? orada biri var, görüyor musun?
ecce homo.

melankolik haline, sıcak bir battaniyeye sarılır gibi sarılıp pencerenin önüne oturdu dün. orada üşümediği birşey vardı, benim hissetmediğim. karanlığın ortasında dalıp gittiğinde, uzaklara bir yerlere benim bilmediğim, onun gözlerine değdirmek istedim kalbimi ve yaktım ışığı ve sarfettim gereksiz bir cümle: „pencere, güzel bir icat, öyle değil mi?“

orada birşey vardı, onun anlamadığı..

tutmak.

DİKKAT, bu yazıda midenizi bulandırabilecek unsurlar yer almaktadır!

sevgili okur,
bugün
çocukluğumun geçtiğini mahallede yürürken,
nazarıma takılan o arabanın altında kalmış ve ezilmiş sıçandan dolayı kusmak istedim.
(hayır hayır, istifra burada fazlaca kibar kaçar, bildiğin kusmak istedim ben!)
yahut: içimden biri beni kusturtmak istedi.
zihnime yerleşen bir resmin gücüne yenik düşecek gibi oldum bir an.
ve esasında bununla bu dürtüyle birlikte
mazimi, huzursuzluğumu, endişelerimi ve engellerimi de atmak istedim dünyaya.
bir an için
sanki kusarsam,
kendimle ve korkularımla barışacak gibi oldum.
içinde yaşadığım çağın pislikleri ve eksileri ile.
acziyetim ve güçsüzlüğüm ile.
fakat
tuttum kendimi.
sonrasında ise metroda
ilk defa böylesini yaşadığım hırsızlık girişimi..

güvenebilmek istiyorum.
çok mu şey istiyorum ki..??